Dijital Kiracılık Devri, Mülkiyetsizleştirme ve Tekno- Feodalizm
Artık her şey korkunç bir hızla, yalnızca tek kullanımlık bir tüketim nesnesi olmak üzere üretiliyor.
LIFESTYLE
Can Ekinci
6/22/20264 min read
Artık her şey korkunç bir hızla, yalnızca tek kullanımlık bir tüketim nesnesi olmak üzere
üretiliyor. Algoritmaların sonsuz akışında yitip giden şarkılar, bir platformdan diğerine
savrulan diziler, oynamaya bir türlü vakit bulamadığımız ama kütüphanemizde duran o
devasa bütçeli oyunlar... Kargo avantajı için tutulan Amazon üyelikleri, hayatın olağan
akışına çoktan sızmış Netflix abonelikleri, etik sebeplerle boykot edip sildiğimiz
uygulamalar, HBO’lar, Mubi’ler, YouTube Premium’lar derken; hayatın o amansız
koşturmacası içinde bir yandan da tüm bu platformlara hiç de azımsanmayacak bir bütçe
akıtıyoruz. Üstelik hiçbirini tam anlamıyla, hakkını vererek kullanamadan.
Günün sonunda, kanepeme uzanıp tüm bu dijital gürültünün yankısı kesildiğinde aklımda
hep aynı düşünce yankılanıyor: Artık hiçbir şeye sahip değiliz.
Amacım eski günleri, içi boş bir nostaljiyle romantize etmek değil; fakat üzerine zaman, para
ve emek verdiğiniz bir eseri çok daha büyük bir dikkatle, sindirerek tüketiyorsunuz. Bir DVD
satın almak, eve gelip ambalajını yırtmak, filmi izledikten sonra diski kaldırırken yaşanan o
tatlı “çizmeden kaldırmalıyım” endişesi... Tüm bunlar insanları bir arada tutan, ortak bir
deneyim ve gündem yaratan küçük ama hayati süreçlerdi. Aslında bugün bile fiziksel CD
kütüphanemi yüksek sadakatli bir dijital arşive dönüştürürken, sanatçı adlarını ve albüm
kapaklarını o dosyalara tek tek işlemek bana tam olarak bu aidiyet hissini veriyor. Emeğin,
esere duyulan saygıya dönüştüğü o eşsiz his.
Şimdi ise herkesin kendi ekranına gömüldüğü, fiziksel olarak yan yana olsak da paylaşımın
azaldığı bir çağdayız. Teknolojinin ve bilginin bu denli demokratikleşmesine karşı değilim;
eskiden bulması neredeyse imkansız olan kült bir filme, nadir bir albüme ya da ilham verici
devasa bir arşive saniyeler içinde erişebilmek elbette mucizevi. Ancak bu sınırsız hız ve
kolay erişim hali, beraberinde derin bir aidiyetsizlik getiriyor. Üstelik mesele sadece
paylaşımın bitmesi de değil. Tüketim hızımız artarken dikkat sürelerimizin dibe vurması,
platformların üretim stratejisini de kökünden değiştirdi. Önümüze konulanı sorgulamadan,
adeta hipnotize olmuş gibi tükettiğimizi çok iyi bilen yapımcılar; derinliği olan hikayeler
anlatmak yerine, sadece kısa videolarda viral olacak, anlık tatmin sağlayan sığ ve niteliksiz
işleri seri üretime soktu. Seçenek çokluğundan gözümüz kamaşırken, aslında devasa bir
dijital çöplüğün içinde gezindiğimizi fark edemiyoruz.
Artık fotoğraflar, videolar dijital bir arşivde, şarkılar dijital bir uygulamada, filmler dijital
platformlarda, oyunlar dijital kütüphanelerde. Ve işin en çarpıcı yanı, aslında hiçbirine sahip
değiliz. Hayatımıza tam da bu noktada yeni bir tanım giriyor: Tekno-Feodalizm.
Eskiden topraklar lordlara ve ağalara aitti; köylüler ise bu topraklarda ürettiklerinin büyük bir
kısmını vergi veya haraç olarak onlara geri verirdi. Karşılığında aldıkları tek şey barınma ve
korunmaydı. Sistemin en acımasız kuralı şuydu: Bir köylü ne kadar çok çalışırsa çalışsın,
üzerinde yaşadığı ve işlediği toprağın tapusuna asla sahip olamazdı. Sadece ömrü boyunca
başkasının mülkünü kullanan ve bunun bedelini ödeyen bir kiracıydı.
Bugün fiziksel toprak ağalarından söz edemeyiz belki ama dijital platformların ve hizmet
sağlayıcıların kurduğu düzenin bundan pek bir farkı yok. Yeni dönemin toprak ağaları artık
Amazon, Spotify, Steam, Netflix ve hatta tüm üretim araçlarımızı kiralayan bulut
sermayeleri. Biz tüketiciler ise yalnızca bu sistemlere "erişim hakkı" için sürekli abonelik
bedeli ödeyen tebaayız. Cihazlarımızın içindeki o devasa kütüphanelerin hiçbiri bize ait değil;
sadece dijital bir toprağı, süresi dolduğunda elimizden alınacak bir illüzyonu kiralıyoruz.
Sermayenin karlılığını artırmak için kurduğu bu kusursuz çark, var olma sebebi olan biz
tüketicilerin aleyhine işleyen bir sömürüye dönüştü. Korsana karşı etik değerleri olan
kullanıcıların sadece "yolunacak kaz" olarak görülmesi, tam ücretini ödeyip kütüphanenize
eklediğiniz bir eserin sırf şirket politikası değişti diye bir sabah hesabınızdan silinebilmesi, bu
dijital feodalizmi alternatifsiz bir çıkmaza sürüklüyor.
Peki ne yapacağız? Sistemin dışına çıkıp korsan sularında yüzmek bir çözüm mü? Üreten,
kamera arkasında emek veren ve yaratıcı emeğin değerini çok iyi bilen biri olarak cevabım
kesinlikle HAYIR. Ancak her ay yenilenen o görünmez kiralara kayıtsızca boyun eğmek
zorunda da değiliz. Çözüm belki de her şeye aynı anda erişme açgözlülüğünden vazgeçmekte,
'otomatik ödeme' uykusundan uyanmakta. Kullanmadığımız platformları silmek, sadece o an
izleyeceğimiz tek bir servise abone olmak ve en önemlisi; gerçekten değer verdiğimiz,
hayatımızda iz bırakan eserlerin fiziksel kopyalarına sahip çıkmak. Bulut sunucularındaki
kiralık alanlar yerine kendi gerçek arşivlerimizi inşa etmek... Markalar ve platformlar, biz
tüketiciler cüzdanlarımızla ve bilinçli tercihlerimizle bu Tekno-Feodalizme karşı bir duruş
sergilediğimizde geri adım atmak zorunda kalacaklar. Bizler onları beslemeyi bıraktığımızda,
dijital toprakların tek hakimi olamayacaklarını görecekler.
Dünyanın bütün aboneleri, BİRLEŞİN!!!post:
