“Fake It Till You Make It”in “Fake It” Kısmında Kalmak
Asena Kılıç
7/16/20263 min read
Hepimiz bu sözü duymuş, pek çoğumuz da bunu denemişizdir. Fakat bazılarımız var ki
“till youmake it” kısmına geçme zahmeti göstermeden “fake it” kısmında kalıyor. Üstelik çoğu zaman bunun bir sorun olduğunu da düşünmüyor.
Elbette mesele kimseyi “poser” olmakla suçlamak değil. Hiçbirimiz insanlara sunduğumuz versiyonumuzu gerçeğe dönüştürmek zorunda değiliz. Hatta çoğu zaman “bir şey olmak” arzusu bize ait bile değil; okuldan işe, arkadaş ortamından sosyal medyaya kadar pek çok yerden üzerimize yapışan beklentilerin sonucu. Fakat bu beklentiler arttıkça, olmak istediğimiz kişiyle olduğumuz kişi arasındaki boşluğu da görünmez kılmaya çalışıyoruz.
Belki de bu yüzden neredeyse herkesin bir “yakın arkadaşlar” listesi, özel hesabı, yalnızca belirli insanların görebildiği bir alanı var. Çünkü herkese gösterdiğimiz kişiyle asıl benliğimiz aynı olmayabiliyor. İnsan bazen yarattığı imajı korumak için kendine başka bir oda açmak
zorunda kalıyor.
Sorun, "-mış gibi yapmak" fikrinin tamamen anlamsız olması değil. Aksine, psikologlar belirli durumlarda bunun işe yarayabileceğini söylüyor. Yeni başladığınız bir işte özgüvenli davranmak, ilk günlerde aslında tarzınız olmayan ama aşırı güçlü görünen kıyafetleri giymek gibi.
Bugün ise sosyal medya sayesinde durum biraz değişmiş gibi görünüyor. Artık pek çok insan için
mesele bir noktaya ulaşmak değil, ulaşmış gibi görünmek. Başarıya sahip olmadan başarılı
görünmek, yaratıcı üretim yapmadan yaratıcı görünmek, kültürel birikim oluşturmadan kültürlü
görünmek ya da belirli bir yaşam tarzını gerçekten yaşamadan onu sergilemek mümkün.
Özellikle moda, yaşam ve kültür alanında bu durum daha görünür hâle geliyor. Eskiden insanlar
belirli bir çevrenin parçası oldukları için bazı alışkanlıklar edinirdi. Bugün ise o çevrenin
parçasıymış gibi görünmek için alışkanlıklar satın alınabiliyor.
Bunun yalnızca kişisel bir tercih olmadığını gösteren araştırmalar da var. Dijital kültür üzerine
çalışan araştırmacılar, sosyal medya platformlarının kullanıcıları deneyim yaşamaktan çok deneyim
sergilemeye yönelttiğini belirtiyor. Özellikle genç kullanıcılar üzerinde yapılan çalışmalar,
çevrimiçi kimlik ile gerçek yaşam arasındaki mesafe arttıkça kişinin kendisini daha fazla baskı
altında hissettiğini ortaya koyuyor. 2023 yılında yayımlanan ve farklı ülkelerden genç yetişkinleri
inceleyen araştırmalar, sosyal medyada idealize edilmiş bir kimlik sürdürmenin kaygı ve yetersizlik
hissiyle ilişkili olduğunu gösterdi.
Bu noktada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. İnsanlar başlangıçta başkalarını etkilemek için bir
persona yaratıyor; bir süre sonra ise o personayı hayatta tutmak için yaşamaya başlıyor. Başlangıçta
bir araç olan şey, zamanla amaca dönüşüyor.
Daha da ilginci, sürekli tekrarlanan bu performansın sonunda kişinin kendi kurgusuna inanabilmesi.
Üretmek istediğini söylemek üretmekle, öğrenmek istediğini söylemek öğrenmekle ya da bir
çevrenin parçası gibi görünmek gerçekten o çevrenin parçası olmakla karıştırılabiliyor. Görüntü ile
gerçeklik arasındaki çizgi bulanıklaştığında, insan yalnızca başkalarını değil kendisini de ikna
etmeye başlıyor.
Belki de bugün sorulması gereken soru şu: Gerçekten olmak mı istiyoruz, yoksa olmuş gibi
görünmek yeterli mi?Çünkü görünmek kısa vadede oldukça etkili olabilir. Fakat hayatın hoş olmayan bir özelliği var; er ya da geç gösterdiğimiz kişi ile yaşadığımız hayat karşı karşıya geliyor. O noktada da filtreler, doğru açı ve iyi seçilmiş birkaç kare pek işe yaramıyor.
