Görünürlüğün Bedeli: Moda ve Sanat Alanlarında Emek Meselesi

Son günlerde gündemi meşgul eden ünlü modacı haberleri, aslında yaratıcı sektörlerin derinleşmiş bir yarasına parmak basıyor. 'Prestij' ve 'tecrübe' vaadiyle maskelenen emek sömürüsü, stajyerlerden genç çalışanlara kadar geniş bir kitleyi sessizce tüketiyor. Bu yazı, magazinsel bir tartışmanın ötesine geçerek moda ve sanat dünyasındaki 'hayal işi' sömürüsünün yapısal nedenlerini sorguluyor.

MODA

Asena Kılıç

1/8/20262 min read

Malumunuz, geçtiğimiz günlerde ünlü bir modacıyla ilgili gündemi meşgul eden haberler dolaşıma girdi. Sosyal medyada hızla yayılan bu içeriklerde, stajyerlerin ve genç çalışanların uzun saatler boyunca düşük ya da ücretsiz çalıştırıldığı, baskı ve sözel kötü muameleye maruz kaldığı iddiaları yer aldı. Haberler, ilk bakışta her zamanki gibi “magazin” kategorisine yerleştirildi; birkaç gün konuşuldu, tartışıldı ve sonra sessizliğe gömüldü.

Oysa bu hikâye, tek bir isimden ya da tekil bir vakadan çok daha büyük bir yapıya işaret ediyor.

Moda ve sanat alanları uzun zamandır “hayal işi” olarak pazarlanıyor. Yaratıcılık, prestij ve görünürlük vaat eden bu sektörlerde çalışmak, özellikle gençler için bir ayrıcalık gibi sunuluyor. Bu algı, emeğin değersizleştirilmesini neredeyse normalleştiriyor. “Tecrübe kazanıyorsun”, “orada bulunmak bile şans”, “herkes böyle başladı” gibi cümleler; uzun çalışma saatlerini, belirsiz görev tanımlarını ve karşılıksız emeği meşrulaştıran bir perdeye dönüşüyor.

Stajyerlik kavramı ise bu düzenin en kırılgan halkası. Eğitim amacıyla var olması gereken bu pozisyonlar, pratikte çoğu zaman tam zamanlı çalışan gibi konumlandırılıyor. Üstelik bu durum yalnızca moda sektörüne özgü değil; sanat galerilerinden yaratıcı ajanslara, yayıncılıktan kültür-sanat organizasyonlarına kadar pek çok alanda benzer hikâyeler duyuluyor. Genç ve hevesli olmak, sistemin gözünde çoğu zaman “sınırsız erişilebilirlik” anlamına geliyor.

Bahsi geçen modacı etrafında şekillenen iddialar da bu nedenle yalnızca kişisel bir kriz olarak okunamaz. Aksine, yaratıcı endüstrilerde güç ilişkilerinin ne kadar dengesiz kurulabildiğini bir kez daha görünür kılar. İsimler değişse de mekanizma aynı: Statü ve görünürlük yukarıda, emek aşağıda.

Burada asıl soru şu: Yaratıcılığın beslendiği alanlar neden bu kadar kolayca tükenmişlik, korku ve sessizlik üretebiliyor? Neden estetik ve ilhamla özdeşleştirilen sektörler, çalışma koşulları söz konusu olduğunda bu kadar karanlık bir tablo çiziyor?

Bu tartışmayı magazinsel bir merakla değil, yapısal bir mesele olarak ele almak gerekiyor. Çünkü emek sömürüsü, yalnızca ekonomik bir problem değil; aynı zamanda kültürel bir körlük. Yaratıcılığın bedelinin “katlanmak” olduğu fikri, sektörün en tehlikeli mitlerinden biri.

Belki de artık şunu kabul etmenin zamanı gelmiştir: Bir sektörde varolmak istemeniz, sizi insani sınırların dışında tutmaz.